Dinleyicilerinizi Sunumlarınıza Nasıl Dahil Edersiniz?

Bir konuşma metni tamamlanmaya yakınken, artık bir sonraki adım olan aktarım / sunuş çalışmalarına başlamanın zamanı gelmiştir.

Neden tamamlanmak yerine “tamamlanmaya yakınken” diyoruz?

Çünkü yazdığımız konuşma metninin gerçek hayatta da işe yarayıp yaramayacağından emin olmak istiyoruz, ve eğitimin sunuş kısmına başlamadan bunu ölçemeyiz. Yolcu uçaklarının uçuş sertifikası almadan önce geçtikleri stres testi gibi, hazırladığımız konuşmanın da gerçek yaşam koşullarının stres testinden geçmesi gerekecek. Konuşma metni kağıt üzerinde güzel, ama konuşmacının ağzından çıkarken aynı etkiyi yaratacak mı?

Sunuş eğitiminin bir çok öğesi var, ama özellikle yeni işler geliştirme üzerine konuşmalar yapıyorsanız, bu öğelerden bir tanesi diğerlerinden oldukça daha önemli:

Dinleyici katılımı sağlamak.

Konuşmaya katılabileceğini bilen dinleyicilerinizin, etkinlik aralarında ya da konuşmanızın ardından yanınıza gelip kendilerini tanıtmaları ve sizden daha fazla bilgi isteme ihtimalleri daha yüksektir. Eğer konuşmacı ve dinleyici arasındaki bariyerleri ortadan kaldırmazsanız, o engeller aranızda var olmaya devam edecek ve belki de konuşmanın sonrasında, potansiyel müşterileriniz ile iş geliştirme fırsatlarının üçte ikisinden mahrum kalacaksınız.

Bu nedenle dinleyicileri konuşmanıza dahil edebilmeniz oldukça önemli. Bunu başarabilmenin çok çeşitli yöntemleri var, ama burada bunlardan sadece birkaçına değineceğim.

1) Zaman kaydırma ifadeleri ile başlayın.

Hepimiz çocukken dinlediğimiz hikayelerden bu tarz ifadeleri hatırlarız: “Evvel zaman içinde…”, “Bir zamanlar…”, vb. Ve bu yüzden buna benzer ifadeleri her duyduğumuzda arkamıza yaslanıp dinleme zamanı olduğunu anlarız. Zaman kaydırma ifadeleri bizi dinleme maduna sokar.

Örneğin;

  • Geçen sene fark ettik ki…
  • İki sene önce bir gün ofise geldiğimde…
  • Dün birisi bana şöyle bir soru sordu…

2) Bir soru yaratın

İnsan beyni adeta bir soru çözme makinesi gibidir. Sorulara çözümler bulma konusunda o kadar takıntılıdır ki, bir soruyu çözmek için adeta var olmayan yeni modeller ve cevaplar yaratır. Bazen bu takıntı bizim saçma sapan şeyler yapmamıza yol açabilir. Örneğin, yanlış partiye oy vermek ya da yanlış kişi ile ilişki kurmak gibi.

Oysa bir konuşmacı, beynin bu takıntısını kendi avantajına çevirebilir.

Dinleyicilerinizin kafalarında bir soru oluşturun. Hatta daha iyisi, eğer dinleyici kitlenizi iyi tanıyorsanız zaten kafalarındaki soruları biliyorsunuzdur. O sorulardan bir tanesini konuşmanızın içinde sorun ve siz cevaba doğru yavaş yavaş ilerlerken onların da arkalarına yaslanıp izleyerek öğrenmelerine imkan tanıyın.

Örneğin;

  • Tüm iş birimlerinde karlılık düşüyor. Neden?
  • Toptancılardaki stok seviyeleri genellikle olması gerekenin üzerinde. Onları aşağı çekebilecek teknolojiler mevcut, ama yine de hala yüksekler. Neden böyle?
  • Bir çok firmanın yönetim kurulu, hızlı bir şekilde başkanın kararını destekleme eğilimindedir. Neden böyle olduğunu bildiğinizi düşünebilirsiniz, ama bugün sizlere bu konuda başka bir teoriden bahsedeceğim.

Genellikle, konuşmacılar sordukları sorulara kendileri hızlı cevaplar verme eğilimindelerdir. Sonuçta orada konuştuğunuza göre konunun uzmanı sizsiniz ve cevapları halihazırda biliyor olmanız lazım, değil mi?

Ve büyük ihtimalle gerçekten de sorduğunuz sorunun cevabını zaten biliyorsunuz. Ama dinleyicileriniz de zaten bildiğinizi biliyor. O yüzden sizin konuşmanızı istediler. Sizin konu hakkında nasıl düşündüğünüzü, sorulara nasıl cevaplar bulduğunuzu ve durumu ne kadar iyi anlayıp anlamadığınızı görmek istiyorlar.

Bu yüzden, konuşmalarınızda soruyu sorup, hemen ardından cevaplamayın. Bırakın soru bir süre, orada cevapsız bir şekilde asılı kalsın. Dinleyicileriniz soruyu sorduğunuz an ile onu cevapladığınız an arasında ne yaptığınızı bilmek isteyecekler. Çünkü sizden öğrenmek istiyorlar. Onları hayal kırıklığına uğratmayın.

Paylaşım Modunda Mısınız?